“Yemek kitapları ne kadar çoksa, yemeği bir toplumun gündelik hayatının ve kültürünün asli bir unsuru olarak ele alan yemek kitapları da o kadar nadir. Elinizdeki kitap, işte o nadir kitaplardan. İstanbul Mutfakta dünyanın en büyük mutfaklarından birini, zengin, rafine, çokkültürlü Türk mutfağını toplumsal arkaplanıyla birlikte önünüze seriyor. Ama size sundukları bu kadarla sınırlı değil: Okuyucunun elinden tutup, büyükannelerimizin çok iyi bildiği, bizlerinse çağdaş dünyada unutmaya yüz tuttuğumuz bir sanatı, sevgiyle pişirme ve sunma sanatını yeniden hatırlatıyor. ”
Elif Şafak
Mutfağımızın ne kadar köklü ve aslında asırlardan süzülüp gelmiş bir çeşit “fusion” mutfağı olduğunu anlatmayacağım sizlere; bunu birçok yerde okumuş, görmüşsünüzdür. Mozaik üstümüze yapışıp kalan bir görüntü ya da bugünlerin deyimiyle imaj oldu.
Ben derim ki: Bu kitapta temel ilkelerini ve tariflerini bulacağınız böylesi zengin bir mutfakla istediğiniz gibi oynayabilir ve yepyeni yollara sapabilirsiniz. Tabii temel kurallarını algılayıp denedikten sonra…
Damak tadı, ağız tadı, tadını kaçırmak, tadı damakta kalmak, tadını çıkarmak ve daha bir sürü deyimimiz var tatla ilgili. Çünkü tat hayatın önemli bir parçası ve daha başka tatlara da gönderiveriyor bizi; daha tensel, daha kösnül yollara saptırıveriyor. Yani mutfağımızla çeşitlemeler yapmaya çağırıyor bizi zaman...
Artık yemek malzemeleriyle neler yapılmıyor ki? Çağdaş sanat eserleri yemek malzemeleriyle yapılmış, yeme de yanında dur seyret türü birtakım fani eserler... Yaratıcılığın yanı sıra insanı geçicilikleriyle de cezbeden… Çikolatadan heykeller ilk akla gelen; ama öyle değil işte, artık “yemek dizaynı” diye bir alan var okullarda öğretilen, çikolatadan heykel değil parke yaptıran...
Ve yemekler artık birbirinden ilginç, değişik biçimlerde sunuluyor; yenilen kadar yemeğin sunulduğu ortam da önem kazanıyor. Örneğin Topkapı Sarayı’nın damında bir akşam yemeği? Neden olmasın? Ya da onca ihmale maruz kalan, üvey anıt muamelesi gören Tekfur Sarayı’nın bahçesinde bir brunch?
İstanbul’a bekleriz...”
Serra Yılmaz